14 Ekim sabahı televizyonu açtığınızda Halk TV'de haber yoktu. Ekranda eski bir programın tekrarı dönüyordu. O görüntüye uzun süre baktım ve şunu düşündüm: Bu tek bir kanalın hikâyesi değil. Bu, son iki yılda adım adım kurulan bir düzenin bugünkü fotoğrafı. Ve bu düzende en çok kaybeden, ekranın iki yanındaki emekçiler: haberi üreten gazeteciler ve habere ihtiyaç duyan çalışanlar.
Büyük resim: 180 ülke içinde 163.
Sınır Tanımayan Gazeteciler'in (RSF) 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Türkiye 180 ülke içinde 163. sırada. Bir yıl önce 159. sıradaydık; dört basamak daha geriledik. Puanımız 100 üzerinden 27,94. En kötü sonucumuz ekonomik göstergede: 166. sıra. Bence asıl dikkat edilmesi gereken yer burası: Baskı yalnızca mahkeme salonunda değil, reklam pastasında ve sahiplik yapısında da. Bir kanalın ne yayınlayacağını çoğu zaman ekranın sahibi belirliyor; haberin kaderi sermayenin kaderine bağlanıyor.
Endeksin başladığı 2002'de 99. sıradaydık. Çeyrek yüzyılda 64 basamak kaybettik. RSF'ye göre "dezenformasyon", "Cumhurbaşkanına hakaret" ve "devlet kurumlarını aşağılama" suçlamaları gazeteciliği bastırmak için düzenli olarak kullanılıyor.
Rakamlar sahaya inince
Gazeteci kökenli milletvekili Utku Çakırözer'in raporuna göre 2025'te 95 gazeteci gözaltına alındı, 39'u tutuklandı. Aynı yıl gazeteciler toplam 610 kez hâkim karşısına çıktı. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği'nin (DFG) kayıtları da benzer: 105 gözaltı, 40 tutuklama, 42 kötü muamele vakası. Tutuklananlar arasında Fatih Altaylı, Furkan Karabay, Elif Akgül ve Yıldız Tar vardı.
2026'da tablo değişmedi. DFG'ye göre yalnızca Eylül'de 15 gazeteci gözaltına alındı, 8'i tutuklandı. Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın (TGS) 12 Ekim listesinde gazetecilik faaliyeti nedeniyle cezaevinde 17 gazeteci ve medya çalışanı var.
Halk TV ve ondan önce TELE1
İki gün sonra sıra Halk TV'ye geldi. 14 Ekim sabahı Mali Suçlarla Mücadele ekipleri kanalın İstanbul'daki binasında arama yaptı. Başsavcılık, kanal sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve aklama suçlamalarıyla soruşturma başlatıldığını açıkladı. Mahiroğlu'yla bağlantılı şirketlere el konuldu, TMSF kayyum olarak atandı; 17 gözaltı kararı verildi, 11 kişi gözaltına alındı. Canlı yayın kesildi, kanalın sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi.
Mahiroğlu, MASAK raporlarına dayanan tüm iddiaların asılsız olduğunu söyledi: "Yargının bir silah olarak kullanılması Türkiye'ye verilen en büyük zarardır." Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş'ın cümlesi ise o günü özetliyordu: "Gece yarısı bir operasyonla el konuldu. Tarih bunları yazar." Çalışanlar stüdyoda ortak bir bildiri okudu: "Tarihin doğru tarafında durmaya devam edeceğiz." Binanın önü polis barikatıyla çevrilirken yağmura rağmen gelen yurttaşlar "Özgür basın susturulamaz" diye seslendi. Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel'in sözü de akılda kalanlardandı: "Televizyon kanallarının, gazetelerin gerçek sahibi kamudur, halktır."
Bu sahneyi ilk kez görmüyoruz. Ekim 2025'te "casusluk" soruşturması kapsamında TELE1'e de kayyum atanmıştı. Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ 27 Ekim 2025'te tutuklandı ve hâlâ cezaevinde. TMSF kanalı daha sonra satışa çıkardı. Burada bir şeyin altını çizmek istiyorum: Kayyum yayın politikasıyla birlikte işyerini de, yani orada çalışanların ekmeğini de devralıyor. Bir kanalın satışa çıkarılması, gazetecilerin emeğinin de pazarlık masasına konması demek.
Medya kimin, haberi kim yapıyor?
Halk TV dosyasında soruşturmanın konusu kanal sahibinin şirketleri ve ticari ilişkileri; ekrana el konulması da bu şirketler üzerinden oldu. Yani yayının akıbeti, sahibinin sermayesine yönelik bir operasyona bağlandı. Bence bu, Türkiye'de medyanın yapısını iyi özetliyor. Bianet ve RSF'nin Medya Sahipliği İzleme (MOM) projesine göre en çok izlenen ve okunan 40 medya kuruluşunun yarısından fazlası; inşaat, enerji, madencilik, turizm ve telekomünikasyon gibi sektörlerde de faaliyet gösteren altı grubun (Doğuş, Demirören, Albayrak, Ciner, Kalyon, İhlas) elinde. Bu grupların bir kısmı son yıllarda İstanbul'un üçüncü havalimanından metro hatlarına büyük kamu ihaleleri aldı. Böyle bir yapıda basın özgürlüğünün, sahibin siyasi iktidarla ilişkisine rehin kaldığını düşünüyorum.
Bu tablonun öbür yüzünde gazeteci var. Gazeteci de ücretli çalışan; işini kaybetme korkusu, öz sansürün en güçlü aracı. Cezaevindeki gazetecilerin listesini tutan kurumun bir sendika, Türkiye Gazeteciler Sendikası olması da tesadüf değil: Basın özgürlüğü mücadelesi aynı zamanda bir emek ve örgütlenme mücadelesi.
Her gün işleyen mekanizma: RTÜK
Kayyum en sert araç ama her gün işleyen başka bir mekanizma var: RTÜK. Kurul üyesi Tuncay Keser'in açıkladığı verilere göre 2025'te 99 yaptırım kararı alındı, 146,7 milyon lira para cezası kesildi. Toplam 25 gün ekran karartma cezası verildi; Sözcü TV 10 gün, TELE1 5 gün kapalı kaldı. Haber ve yorum programlarına verilen 54 cezanın 45'i, eleştirel yayınlarıyla bilinen üç kanala, yani Sözcü TV, TELE1 ve Halk TV'ye gitti.
Ekran kararınca internet: orada da duvar var
İfade Özgürlüğü Derneği'nin (İFÖD) EngelliWeb 2025 raporuna göre 2025 sonunda Türkiye'den erişime engelli site ve alan adı sayısı 1.505.484'e ulaştı. Bu engeller 875 farklı kurum ve hâkimliğin verdiği 1.284.464 karara dayanıyor. Hız da artıyor: Yalnızca Eylül 2026'da en az 1.270 X hesabı engellendi; 2025'in tamamında bu sayı 995'ti. Hesap sahiplerinin çoğu hangi kararla susturulduğunu bile bilmiyor, çünkü İFÖD'ün deyişiyle kararlar "kamuoyuna açıklanmıyor ve hesap sahiplerine tebliğ edilmiyor."
Ceza hükümde değil, süreçte
Bir de 2022'de yürürlüğe giren ve "dezenformasyon yasası" diye bilinen TCK 217/A var. TGS'ye göre Ekim 2022 ile Nisan 2025 arasında en az 67 gazeteci hakkında 85 soruşturma açıldı; 15 gazeteci gözaltına alındı, 4'ü tutuklandı. Sonuçlanan davaların çoğu beraatle bitti. Demek ki ceza çoğu zaman hükümde değil, sürecin kendisinde: gözaltıda, ev aramasında, aylarca süren yargılamada.
Ne kaybediyoruz?
Tek tek bakınca her biri ayrı bir dosya, ayrı bir ceza, ayrı bir karar gibi görünüyor. Birlikte bakınca bir sistem çıkıyor: Ekonomik baskı, yargı süreci, idari ceza ve dijital engel aynı sonucu üretiyor. O sonucun adı öz sansür. Gazeteci yazmadan önce iki kez düşünüyor; çünkü hem davayı hem işsizliği göze alması gerekiyor. Okur da neyi göremediğini bilmiyor.
KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak'ın dediği gibi: "Basına yönelik saldırılar aynı zamanda halkın haber alma hakkına yönelik bir saldırıdır." Ben buna bir şey ekliyorum: Bu hak en çok, sesini başka yoldan duyuramayanlar için hayati. Bir iş cinayetini, bir grevi, ödenmeyen bir ücreti, kesilen bir sendika hakkını büyük sermayenin ekranları çoğu zaman göstermiyor. O haberleri yapan küçük ve eleştirel yayın organları susturulduğunda, karanlıkta kalan önce emekçilerin gündemi oluyor.
Basın özgürlüğü yalnızca gazetecilerin değil; ücretini, kirasını, iş güvenliğini öğrenmek isteyen herkesin meselesi. Ekran karardığında kararan yalnızca bir kanal olmuyor; bizim neyi bilebileceğimiz de kararıyor. Haber almak bir hak; onu sahiplenmek, onu üreten emekçilerle birlikte durmak da hepimizin işi.


