29 Ekim sabahı Kırkağaç Çamlığı'nda yağmurun altında bekleyen yetmiş kadar madencinin fotoğrafına uzun uzun baktım. Sarı baretler, önlerinde jandarma bariyeri. Bu insanlar Soma'dan Ankara'ya yürümek istiyordu, çünkü İmbat Madencilik bir yılı aşkın süredir ücretlerini parça parça ödüyordu. Şirketin kendilerine gönderdiği mesajın özeti ise tek cümleydi: kasada para yok. Bu fotoğraf, son iki yılda Türkiye'de işçi sınıfının yaşadığı her şeyi tek karede topluyor: bir yanda ücretini alamayan, canını yerin altında bırakan, hakkını aramak için yollara düşen emekçiler; öte yanda borcunu ödemeyen sermaye ve yolu kesen devlet.
Bu yazıda bir şeyi savunmak istiyorum: Türkiye'de işçi hareketi, bütün baskılara ve rakamlara rağmen yeniden kıpırdıyor. Ama bu kıpırdanma kendiliğinden bir kalkışa dönüşmeyecek. Ya tabandan örgütlenecek, bağımsız sendikacılıkla güçlenecek ve dayanışmayla birbirine bağlanacak ya da her direniş kendi çadırında, kendi fabrika kapısında tek başına bırakılacak.
Önce tablonun kendisi: Ücret, ölüm, örgütsüzlük
Rakamlarla başlayayım, çünkü sınıf mücadelesi bir duygu değil, ölçülebilir bir gerçeklik.
Asgari ücret 2026 için yüzde 27 artışla net 28 bin 75 lira olarak belirlendi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bunu "enflasyona ezdirmeme sözü" diye sundu. Oysa TÜRK-İŞ'in Eylül 2026 hesabına göre dört kişilik bir ailenin yalnızca mutfak harcaması demek olan açlık sınırı 37 bin 800 lira, yoksulluk sınırı ise 123 bin 130 lira. Yani bu ülkede milyonlarca işçinin aldığı ücret, sendikal hareketin en ılımlı konfederasyonunun hesabıyla bile, ailesini doyurmaya yetmiyor. TÜİK'in açıkladığı yıllık enflasyon Eylül'de yüzde 29,73; bağımsız ekonomistlerden oluşan ENAG'ın hesabı ise yüzde 46,61. Hangisine inanırsanız inanın, ocakta verilen zam çoktan eridi.
Ücret düşükken can da ucuz. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), 2025'te en az 2 bin 105 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğini kayda geçirdi; bunların 94'ü çocuktu. İSİG'in 7 Ekim'de açıkladığı rapora göre 2026'nın ilk dokuz ayında en az 1736 işçi öldü. Meclis, 2013'ten beri ilk kez beş ay üst üste aylık ölüm sayısının 200'ü aştığını vurguladı. Bu yıl en az 66 çocuk işçi çalışırken öldü. Sitemizde neredeyse her gün yazdığımız haberler, mesela Gelik'te grizu patlamasında ölen üç madenci ya da Kepez'de konteynerde can veren dört inşaat işçisi, bu istatistiğin tek tek isimleri.
Peki işçiler kendilerini koruyacak örgütlere sahip mi? DİSK Araştırma Merkezi'nin (DİSK-AR) Temmuz 2026 Sendikal Haklar Raporu'na göre kayıt dışı çalışanlarla birlikte 18 milyon 689 bin işçinin yalnızca 2 milyon 432 bini sendikalı. Fiili sendikalaşma oranı yüzde 13; özel sektörde ise yüzde 5,7. Toplu iş sözleşmesi kapsamı yüzde 9,7, özel sektörde yüzde 4,2. Yani özel sektörde her 100 işçiden 96'sı toplu sözleşmenin koruması olmadan çalışıyor. Aynı rapor, işçi sendikası sayısının 246'ya çıktığını ama bunlardan 186'sının yüzde 1'lik işkolu barajının altında kaldığını, yani toplu pazarlık yapamadığını gösteriyor.
Bu üç tabloyu yan yana koyduğumda gördüğüm şey şu: Düşük ücret, iş cinayeti ve örgütsüzlük ayrı ayrı sorunlar değil. Aynı düzenin üç yüzü. İSİG'in 2025 raporunda ölenlerin ezici çoğunluğunun sendikasız işçiler olduğunun altını çizmesi tesadüf değil. Örgütsüz işçi, ucuz işçidir; ucuz işçinin canı da ucuz sayılır.
Grev hakkı: Kâğıt üzerinde var, sahada yok
Türkiye'de grev, yasada yazan ama pratikte neredeyse yasaklanmış bir hak. DİSK-AR'ın hesabına göre 1980'in yalnızca ilk dokuz ayında 70 bin 332 işçi greve çıkmıştı. 2003-2025 arasında ise greve katılan işçi sayısı yıllık ortalama 4 bin 669'a düştü. Aynı dönemde yaklaşık 202 bin işçiyi kapsayan grevler "milli güvenlik" ya da "genel sağlık" gerekçesiyle ertelendi. Metal işçilerinin MESS'e karşı aldığı grev kararları da Cumhurbaşkanı kararıyla "milli güvenliği bozucu" sayılıp 60 gün ertelendi. Erteleme dedikleri şey, fiilen yasak. Çünkü 60 günün sonunda uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulu'na gidiyor ve işçinin elindeki tek gerçek güç, üretimi durdurma gücü, masadan kaldırılıyor.
Uluslararası tablo da bunu doğruluyor. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu'nun (ITUC) 2026 Küresel Haklar Endeksi, Türkiye'yi bir kez daha çalışanlar için dünyanın en kötü 10 ülkesi arasında gösterdi. Dünya Adalet Projesi'nin 2026 endeksinde ise Türkiye çalışma haklarında 143 ülke arasında 136. sırada.
Grev hakkının nasıl boşaltıldığını görmek isteyen, İzmir'deki Temel Conta grevine baksın. Petrol-İş'in raporuna göre 10 Aralık 2024'te 16 işçiyle, 12'si kadın, başlayan grev 595 gün sürdü. İşveren grev kararından bir gün sonra başka fabrikasından 11 işçiyi greve çıkacak işyerine nakletti, grev boyunca 29 yeni işçi aldı, üretimi başka fabrikaya kaydırdı, sonunda makineleri yeni bir adrese taşıdı. Bakanlık müfettişleri iki kez grev kırıcılığı tespit edip para cezası kesti; İzmir'deki iş mahkemesi de 3 Mart 2026'da grev kırıcılığını tespit etti. Ama hiçbir merci grev kırıcılığını durdurmadı. Grev 27 Temmuz 2026'da sona erdi. Grevin sözcüsü Sinem Kaya ise grev bittikten sonra bile anlattığı röportajlar yüzünden şirketin şikâyetiyle ifadeye çağrıldı. Şikâyet edilen röportajlardan birinin başlığı "Birleşmekten başka şansımız yok" idi. Patronun asıl rahatsız olduğu şey de buydu bence: işçilerin birleşmesi.
Temel Conta bize acı bir dersi açıkça gösterdi. Yasal grev, tek başına, sermayenin kurduğu bu hukuk düzeninde kazanmaya yetmiyor. On altı işçinin onurlu direnişi, fabrikalar arası, işkolları arası bir dayanışma ağıyla büyütülemediği sürece patron üretimi kaydırarak beklemeyi göze alabiliyor.
Madenciler yolu gösterdi: Doruk'tan İmbat'a
Son iki yılın en öğretici mücadelesi bence madencilerin mücadelesi. Yıldızlar SSS Holding'e bağlı Doruk Madencilik'in işçileri, Bağımsız Maden-İş'le birlikte 13 Nisan 2026'da Eskişehir'den yürümeye başladı, 20 Nisan'da Ankara'ya ulaştı ve Kurtuluş Parkı'nda açlık grevine girdi. 28 Nisan'da İçişleri Bakanlığı'ndaki görüşmede uzlaşma çıktı. Hürriyet'in aktardığına göre aynı gün işçilerin hesaplarına 96 milyon 340 bin lira yatırıldı. Sözler tam tutulmayınca işçiler Haziran'da yeniden yola çıktı, yine kazanımla döndü. Ağustos'ta teftiş raporunun ortaya çıkardığı ek alacaklar için üçüncü kez Ankara'daydılar.
Ve devlet bu kez sendikacıları tutukladı. Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, 26 Ağustos'ta sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla tutuklandı. DW Türkçe'nin aktardığı ifadesinde Aksu, eylem boyunca sekiz kez gözaltına alındığını söyledi ve şöyle dedi: "Böyle bir şey için seve seve yatarım." Çakır ise hâkime "Meseleleri elbette masada çözmek isterim ama bazen masada çözülmeyen şeyler eylemle çözülmektedir" dedi. İki sendikacı 4 Eylül'de tahliye edildi. Bağımsız Maden-İş, BBC Türkçe'nin aktardığı açıklamasında direnişin 18. gününde bütün yasal taleplerin kazanıldığını duyurdu.
Burada iki şeyin altını çizmek istiyorum. Birincisi: Patronun masasında ve bakanlık koridorlarında aylardır çözülmeyen sorun, işçiler yollara çıkıp kamuoyunun önüne geldiğinde çözüldü. Bu, sınıf mücadelesinin en eski dersidir: Haklar bahşedilmez, söküp alınır. İkincisi: Devletin "arabuluculuğu" ile sopası aynı anda geldi. Bir gün bakan yardımcıları garantör oldu, ertesi gün sendikacılar cezaevine gönderildi. Bu çelişki değil; sermaye ile emek arasındaki çatışmada devletin nerede durduğunun açık göstergesi.
Şimdi aynı yolu İmbat madencileri yürüyor. Soma'da 1 Ekim'de İmbat'a ait ocakta yaşanan göçükte Bağımsız Maden-İş yöneticisi Ramazan İnce ile birlikte beş madenci hayatını kaybetmişti; bunu Emek Ödülü haberimizde anlatmıştık. Aynı şirketin işçileri, bu kez Türkiye Maden-İş'in öncülüğünde, 27 Ekim'de Soma'dan Ankara'ya yürümeye başladı. Yolda biber gazı ve otobüs engeliyle karşılaştılar, üçüncü gün jandarma barikatında durduruldular. Şirket ise suçu, Soma B Termik Santrali'ni kontrol eden Konya Şeker'in (TORKU) ödemediğini söylediği 1 milyar 475 milyon liralık kömür borcuna atıyor.
Patronlar kendi aralarındaki alacak verecek kavgasını işçinin sofrasına fatura ediyor. Madenci, iki şirketin hesaplaşmasının rehinesi olmayı reddediyor. Bu yürüyüşün, hangi sendikanın bayrağı altında olursa olsun, bütün madencilerin ortak davası olduğunu düşünüyorum. Doruk'ta yürüyen ile İmbat'ta yürüyen aynı yoldan geçiyor.
Fabrikalarda yeni bir dalga: Sarı sendikaya karşı işçi iradesi
Madenlerin dışında da bir şey değişiyor. Son iki yılın direnişlerinde ortak bir motif var: İşçiler yalnızca patrona değil, patronla uzlaşmış sendika bürokrasisine karşı da ayağa kalkıyor.
Smart Solar işçilerinin hikâyesi bunun en çarpıcı örneği. BirGün'ün 12 Eylül'de aktardığına göre fabrikadaki 570 işçinin yüzde 98'i TES-İŞ'ten istifa edip DİSK/Enerji-Sen'e üye oldu. Örgütlenmeye öncülük eden yedi işçi "departman fazlalığı" denilerek işten atıldı. İşçiler üretimi durdurdu, fabrikayı terk etmedi. İşten atılan Nazım Tanacı'nın sözleri bence bu dönemin özeti: "Biz bu sarı sendikadan bir saatte kurtulduk." Enerji-Sen Genel Başkanı Süleyman Keskin de işçilerin kendisine şunu söylediğini aktardı: "Biz yıllardır sendikalıydık ama sendikanın ne olduğunu bir günde, şu kapıda gördük." Direniş sonraki haftalarda taahhütname dayatmasını kırdı, Meclis'e taşındı ve 63 kadın örgütünün desteğini aldı.
Bu cümlede, "sendikanın ne olduğunu bir günde gördük" cümlesinde, Türkiye sendikal hareketinin bütün krizi var. Yıllarca aidat kesilen ama kapıda yanında kimseyi bulamayan işçi, sendikayı bir bürokrasi, bir kesinti kalemi olarak tanıdı. Gerçek sendika ise işçinin kendi iradesiyle, kendi kapısında kuruluyor. Benzer bir tabloyu Gebze'de, Birleşik Metal-İş'te örgütlenen Hübner işçilerinin beş ayda ilk toplu sözleşmeye ulaşmasında ve Ulusoy Bakır'da asılan grev kararında görüyoruz.
Bu dalganın kökleri yakın geçmişte. Polonez'de sendikaya üye oldukları için işten atılan 146 işçi yaklaşık altı ay direndi; 6 Ocak 2025'te Çalışma Bakanlığı'nın arabuluculuğuyla tazminat ve sendikal tazminat kazanıldı ama işe iade sağlanamadı. Bu da bize bir şey söylüyor: Direniş kazanım getiriyor, ama sendikal güvence olmadan kazanım çoğu zaman işçinin fabrikadan çıkışının bedeline dönüşüyor. Örgütlenmeyi kalıcı kılmak, tek tek direnişleri kazanmaktan daha zor ve daha önemli.
Taşeron, kurye, şantiye: Görünmeyenlerin örgütlenmesi
İşçi hareketinin yeni yüzü yalnızca büyük fabrikalarda değil. Sendikalaşmanın yüzde 2,8'de kaldığı inşaatta, Diyarbakır Şehir Hastanesi şantiyesinde Yapı Yol-İş'te örgütlenen 75 işçi 17 günlük direnişle ücret ve mesai alacaklarını aldı. Tommy Hilfiger için fason üretim yapan Atamay Tekstil kapanınca alacakları ödenmeyen işçiler, Patronların Ensesindeyiz ağıyla birlikte markanın kendisinden ödeme taahhüdü kopardı. Bu, küresel tedarik zincirinin en tepesine kadar uzanan bir hesap sorma biçimi ve bence geleceğin örgütlenme modellerinden biri.
Perakendede DİSK/Sosyal-İş, A101 işçilerinin su, yemek ve oturma hakkı için sekiz noktada eylem yaptığını duyurdu. İnsanın oturma hakkı için sokağa çıkması, 2026 Türkiye'sinde çalışma koşullarının nereye geldiğini anlatmaya yetiyor. Havalimanında ise THY'nin iştiraki TSS'de yaklaşık 10 bin işçiye aylık ücretten günlük ücrete geçişi öngören muvafakatname imzalatılıyor. Sermaye, işçiyi parçalamanın yeni yollarını hiç durmadan icat ediyor: taşeron, günlük ücret, platform işçiliği, kod 48.
Devlet de bu parçalamaya yasal zemin hazırlıyor. 22 Ağustos 2026'da Resmî Gazete'de yayımlanan yönetmelik değişikliğiyle belediye şirketlerindeki otobüs, bakım ve terminal işleri Genel İşler iş kolundan çıkarılıp Taşımacılık iş koluna alındı. Genel İşler, DİSK-AR'a göre yüzde 56,6 ile sendikalaşmanın en yüksek olduğu iş kolu. En örgütlü olanı bölmek, eski ama işe yarayan bir yöntem.
Belediyeler ve muhalefetin sınavı
Burada kendi tarafımıza da dürüst olmak zorundayız. İşçi hareketinin karşısında yalnızca iktidar ve büyük holdingler yok. 2025 Mayıs'ında İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin şirketlerinde çalışan, BBC Türkçe'ye göre yaklaşık 23 bin Genel-İş üyesi işçi ücretleri ve eşit işe eşit ücret talebiyle greve çıktı. Grev yedinci gününde, belediyenin teklifinin kabul edilmesiyle bitti. Muhalefet partilerinin yönettiği belediyelerde de işçi, ücreti için grev yapmak zorunda kalıyorsa, bu bize "iyi patron" diye bir şey olmadığını hatırlatıyor. Sosyal demokrat bir belediye başkanı da bütçe sıkıştığında ilk önce işçinin ücretine bakıyor.
Bunu söylemek, iktidarın emek düşmanı politikalarıyla muhalefet belediyelerini eşitlemek anlamına gelmiyor. Ama işçi sınıfının bağımsız bir siyasal ve sendikal hat kurması gerektiğini gösteriyor. İşçinin çıkarı, hangi partinin yönettiğinden bağımsız olarak savunulmadıkça, sendika ya iktidarın ya muhalefetin arka bahçesine dönüşür.
Bürokrasi mi, taban mı?
Sendika bürokrasisine yönelik eleştirim kişisel değil, yapısal. Türkiye'de sendikal mevzuat, 6356 sayılı yasanın barajlarıyla, yıllarca süren yetki davalarıyla, grev ertelemeleriyle büyük ve devlete yakın sendikaları koruyan bir düzen kuruyor. Barajı geçmiş, otomatik aidat kesen, işvereni karşısına almadan toplu sözleşme imzalayan bir sendikanın, kapıda direnen işçiye ihtiyacı yok. Tam tersine, kapıda direnen işçi onun için bir tehdit.
Bu yüzden son iki yılın umut veren direnişlerinin neredeyse hepsi ya bağımsız sendikalarla, ya da küçük ama mücadeleci sendikalarla, ya da işçilerin kendi kurduğu dayanışma ağlarıyla yürüdü. Bağımsız Maden-İş, Umut-Sen, Enerji-Sen, Petrol-İş'in Temel Conta deneyimi, Patronların Ensesindeyiz... Bunların her birinin zaafları, hataları olabilir. Ama ortak noktaları, kararın işçinin kendisinde olması.
DİSK'in Temmuz raporunun sunuşundaki cümle bence durumu doğru tarif ediyor: Barajlar, ulaşılamaz toplu sözleşme hakkı ve "erteleme" adı altındaki grev yasakları, "işçileri örgütsüz bırakmayı amaçlayan aynı politikanın birbirine bağlı halkalarıdır." Bu halkaları kırmanın yolu, yalnızca yasa değişikliği talep etmek değil, o yasaları fiilen aşan bir örgütlülük kurmak.
Ne yapmalı?
Bir köşe yazısında programlar yazmak kolay. Yine de sahada gördüklerimden çıkardığım birkaç sonucu paylaşmak istiyorum.
Birincisi: Direnişleri birbirine bağlamak. Evrensel'in aktardığına göre Birleşik Metal-İş'in İzmir ve Manisa şubelerinden kadın metal işçileri, Mart'ta grevin 455. gününde Temel Conta'nın kadın grevcilerini ziyaret etmişti. Bu küçük ziyaretler, sınıf bilincinin en somut hâli. Bir fabrikadaki grev, yandaki fabrikanın işçisi için "onların meselesi" olmaktan çıkmadıkça sermaye bizi tek tek yenmeye devam edecek.
İkincisi: İşyeri komitelerini ve temsilciliği güçlendirmek. Kazanılan direnişlerin hepsinde kapıda işçilerin kendi seçtiği, kendi güvendiği öncüler vardı. Sendika bu öncüleri bürokratik bir aygıta dönüştürmek yerine onların arkasında durmalı.
Üçüncüsü: İş cinayetlerini "kaza" olmaktan çıkarıp sınıfsal bir mesele olarak örgütlemek. İSİG'in her ay yayımladığı listeler, örgütlenme haritası olarak da okunmalı. Ölümün en yoğun olduğu inşaat, tarım ve taşımacılık, aynı zamanda sendikalaşmanın en düşük olduğu alanlar.


